KURTTAN ÇOBAN OLURSA…

Eylül 12, 2009

KURTTAN ÇOBAN OLURSA…

Her gün her gün ava çıkmaktan, uğraşıp didinmekten kurdun canına tak etmiş, “Ben de bir tilkilik edeyim, işin kolayını bulayım, rahat edeyim!” diye düşünmüş, taşınmış, sonunda sürünün birine çoban olmayı aklına takmış.

Çobanın nesi var? Kepeneği var, takkesi var, sopası, beline sokulu kavalı var. Allem etmiş, kallem etmiş, kurt da bunlardan kendine edinmiş. Giyinmiş kepeneği, takmış takkeyi başına, kavalı da sokmuş, beline; almış eline sopayı, “Ben çoban oldum,” demiş, yürümüş.

Gelmiş sürünün yanına. Uzaktan kim görse, ke-penekli takkeli, eli sopalı, beli kavallı kurdu gerçek bir çoban sanırmış.

“Eh,” demiş, “çoban olmayı böylece hallettik. Geriye ne kaldı? Çoban gibi koyuna kuzuya bağırıp çağırmak mı? Onu da yaparım!”

Böyle demiş, açmış ağzını, yummuş gözünü, bangır bangır bir bağırmış; ağacın altında öğle uykusuna yatmış çobanla köpeği zırp diye o anda ayaklanmışlar.

Anne Köpek

Ağustos 28, 2009

Anne köpeğin vakti zamanı gelmiş; karnı burnunda, yavrulayacak bir yer aranmaya başlamış. Nereye gittiyse eli boş dönmüş, şöyle gönlünce rahat bir yeri bir türlü bulamamış.

Eski arkadaşlarından biri aklına gelmiş. Hali vakti yerinde, evi barkı olan bir köpekmiş bu. Gitmiş; oturmuşlar, hoş beş etmişler. Anne köpek;

“Durum, böyle böyle,” demiş. “Senden rica etsem, acaba kulübeni bana doğum için şöyle birkaç günlüğüne verebilir misin?”

Arkadaşı;

“Tabii, kardeş,” demiş. “Hayvan da olsak, başımız dara düştü mü, birbirimize omuz verip, yardım etmek boynumuzun borcudur. İşte buyur, kulübem senindir.”

Aradan zaman geçmiş, anne köpek yavrulamış. Yavruladıktan epeyi bir süre sonra arkadaşı gelmiş. Anne köpek;

“Ne olursun, bir iki gün daha izin ver bana,” demiş. “Yavrularım palazlansınlar, hemen kulübeni boşaltır, sana geri veririm.”

“Peki,” demiş arkadaşı; dönmüş, yine bir yakınına konukluğa gitmiş.

Aradan yine zaman geçmiş. Arkadaşı, “eh artık vakittir, gideyim” demiş. Kulübesine gelmiş. Anne köpek;

“Kulübe mi?” demiş. “Ne kulübesi, hangi kulübe? Hele dur yavrularımı çağırayım da bir de onlara sorayım, belki benim bilmediğimi onlar bilirler.”

Seslenmiş, yavrular gelmişler. Gelmişler ya, yavru demeye tanık ister. Her biri kazma dişli, kırbaç kuyruklu kocaman köpekler olmuş. Annenin arkadaşına hemen dişlerini gösterip hırlamışlar. Beriki köpek bakmış, pabuç pahalı, odur budur demeden çekmiş gitmiş oradan.

KARGA İLE TİLKİ

Ağustos 28, 2009

İki katır, biri tuz yüklenmiş, öbürü de iki çuval yükü para, gidiyorlarmış. Nasıl para sahibi insanlar kurum kurum kurumlanırsa, “Benim param var, ben zenginim, işim iş, tuttuğum gümüştür bu dünyada,” diye yanlarına varılmazsa, bu para yüklü katır da öylesi bir tavırdaymış. Yolda giderken ikide bir durur, aşağılayan gözlerle arkadaşı tuz yüklü katırı süzer, “ak cık ak” edip baş sallarmış.

Giderlerken giderlerken nerden çıkmışsa çıkmış, yerden biter gibi, haydutlar önlerine durmuş. Tabii,’ tuz yüklü katırla bir alıp verecekleri olmadığından hemen para yüklüsüne saldırmışlar.

Para yüklü katır diretmiş, hemen savunmaya geçmiş. Vay, sen misin bunu yapan! Haydutlar sopalarıyla kornalarıyla bir girişmişler buna, perperişan etmişler.

Para yüklü katır az kalsın canından olacakmış. Hüngür hüngür ağlamış, haydutların ayaklarına kapanıp aman dilemiş. Haydutlar paraları almış, kaçıp gitmişler sonra.

Para yüklü katır, sümüğünü çeke çeke, tuz yüklü arkadaşına sokulmuş:

“Gördün mü başıma gelenleri, a kardeş?” demiş. “Anamdan emdiğim sütü nasıl fitil fitil burnumdan getirdiler. Bana bunu yaparlarken sana ellerini bile sürmediler. Haktan reva mı, yani?”

“Eee,” demiş öteki katır, “büyük başın derdi büyük olur, kardeş! Bilmez misin bunu? Sen de benim gibi üç kuruşluk yük taşısaydın, kimse ciddiye almaz, ‘Allahın bir garibi, bırakalım geçsin gitsin’ der, kılına bile dokunmazlardı.”

Keçi yavrusu ile kurt

Ağustos 25, 2009

Anne keçi, her günkü gibi dağlara bay.rlara ot¬lamak için giderken yavrusu oğlağa;

“Aman, sen sen ol, kurt kısmına cok dikkat et emı, yavrum!” demiş. »Bizim soyumuzun en büyük düşman., o körolas. kurttur. Ne yapar eder, ardına düşer, yem etmeye bakar seni.”

“Nasıl korunacağım o hain kurttan, peki?” de¬miş yavru keçi, annesine sormuş.

b “Ben gider gitmez hemen kap.y, ardımdan ka¬pa demiş annesi. “Ben gelince kap.y, çalar, ‘Kör olsun, ıkı gözü birden aksın o hain koca kurdun’ de¬rim; sen de anneciğinin geldiğini anlar, kap.y. bana açarsın, olur mu?”

“Olur, anneciğim,” demiş keçi yavrusu.

Anne keçi gitmiş. Gönlü rahat, içi serin. Tabii zavall.c.k o s.rada hain kurdun bir kuytudan yavru¬suyla kendisini gözleyip dinlediğini nerden bilsin!

“Demek öyle,” demiş hain kurt. “Simdi gösteri¬rim ben s.ze dünyamn kaç bucak olduğunu. Baka¬lım, el mi yaman, ben mi?

Böyle demiş, evin önüne gelmiş, tak tak kap.y. çalmış.

“Kim o?” diye sormuş keçi yavrusu.

Kurt, anne keçinin sesini taklit ederek;

“Kör olsun, iki gözü birden aksın o hain koca Undun! Aç kapıyı yavrum, aç, anneciğin geldi!” de¬miş.

“Hani bakayım kara tırnakların, göster baka¬yım, hani?” demiş keçi yavrusu içerden.

Kurtta kara keçi tırnağı nerden olsun?

“Hay Allah, şiştik!” demiş, söylene söylene kız¬gınlıkla uzaklaşmış.

Dertli Tavuskuşu

Ağustos 19, 2009

Tavuskuşu, Tanrı’nın katına çıkmış, yüz vurmuş. “Ey ulu Tanrım, hem dertliyim, hem şikâyetçi,”

“Nedir derdin?” demiş . “Söyle ki, anlayayım”

kuş

yelpazelendin mi, tüylerinde ebemkuşakları açıyor, yağmur sonrasının güneş şenliği gibi ışıl ışıl oluyorsun. Varsın bunca üs tünlüğün yanında bülbül gibi sesin de olmayıversin. Beş parmağın beşi bir mi? Herkesin özelliği kendine. Herkes kendi sesinden mutludur. Sen yakınacağına, bülbülü kıskanıp gocunacağına bende olan da “Bütün kuş ulusuna en güzel sesleri vermişsin, bana en kötüsü, en beti kalmış. Bir ötmeye göreyim, çevremde kim var kim yok kulaklarını tıkayıp çil yavrusu gibi dağılıveriyor. Sussam bir türlü, ötsem bir türlü! Ne olursa senden olur, bir çare bul da kurtar beni.”

“Sen bülbül müsün?” demiş. “Güzel sesli olacaksın da ne olacak! Bak, sende olan tüy, hangi kuşta var? Bir kurumlanıp onda yok de; gönlünü hoş tut, boş yere azaplanma. Bir kafam kızarsa o tüylerini sırtından alır, akbabadan beter ederim seni!”

Tavuskuşu kös kös geri dönmüş, bir daha da sesinin kötülüğünden kimselere söz etmemiş.

Gözbağcı ile Kral

Ağustos 14, 2009

Gözbağcının, düzenbazın biri o kent senin, bu kent benim elden ile, ilden ele dolaşır, habire palavra sıkar, milletin gözünü boyamaya bakarmış. Milletin gözünü boyayacak, çıkarını sağlayacak:

“Ey millet, ey vatandaş! Ben şöyleyim, ben böyleyim, benim üstüme daha kimse anasının karnından doğmadı. Ben odunu adam, eşeği çatır çatır konuşan yaparım. Verin bana bir eşek de görün, kürsüye çıkıp nasıl size bayım bayım bayılacağınız söylevler atacak! Bu dediğim olmazsa, işte nah bileklerim, kırppp diye bunları keserim.”
kral
Adamın dedikleri, dönüp dolaşıp o ülkenin egemeninin kulağına erişmiş:

“Tez çağırın bu adamı, gelsin, bir de ben göreyim nemene bir kişidir,” demiş.

Adamı bulup getirmişler. Egemen;

“Sen böyle yaparmışsın, öyle mi?” diye sormuş. “Doğru mu bütün bunlar?”

“Doğru,” demiş adam.

“Peki, benim ahırımda boz bir eşek var, onu alıp konuşturabilir misin senin benim gibi?”

Demirkesen ve Baykuş

Ağustos 13, 2009

Tüccarın biri, bir ülkeden öbürüne mal almaya gideceği  zaman dükkân komşusuna varmış;

“Komşucuğum,” demiş, “ben uzaklara gidiyorum. Elimde şu kadar demir malım var. Sana ema-ncl edeyim de gözüm arkada kalmasın. Geri geldiğimde alırım senden, olur mu?”

“Ne demek?” demiş komşusu. “Tabii, olur! Komşu; komşusuna komşuluğunu nasıl gösterecek? İşte böyle gösterecek. Neyin varsa bırak bana, gönül serinliği ile git, yolun açık olsun!”

Tüccar gitmiş. Aradan günler, aylar geçmiş. Gü¬nü tamam olunca tüccar geri dönmüş; komşusunu bulmuş, hoş geldin beş gittinin ardından;

“E,” demiş tüccar, “sana yorgunluk verdirdim, kusura bakma. Ama bunun altında kalmam. Demir¬lerimi satınca sana çoban armağanı çam sakız, bir armağan alırım.”

“Ah, ah,” demiş, göğüs geçirmiş komşusu. “Sorma başıma gelenleri. Sen gittikten sonra demirlerini koyduğum ambarı fareler basmamış mı?..”

“Eee?”

Komşunun kafasına o zaman dank etmiş. “Aman” demiş, “ben ettim sen etme. Haklısın, anan yahşi, baban yahşi! Al demirlerinin bedelini, ver oğlumu geri.”

Böylece barış olmuşlar.

Kral Baba ve Oğlu

Ağustos 13, 2009

Kralın biriyle oğlunun, baba-oğul iki papağanı yarmış. Dördü birarada şen şatır günlerini gün eder¬in , ha ha ha, hi hi hi ile vakit geçirirlermiş. Kral ba¬ba, papağan babayla, soylu oğul da papağan oğul¬la candan dostmuş; içtikleri, yedikleri ayrı gitmez-mış.

Gel zaman git zaman kral oğlu, bahçesine da¬danan bir serçeyi sever olmuş. Serçe de kuş, papa-<jan da… “Ben nasıl ikisini de birlikte seviyorsam, onlar da birbirlerini sevsinler,” diye düşünmüş. Dü¬şünmüş, ama evdeki hesap çarşıya uymamış ki. Oğul papağan, giderek serçe kuşunu kıskanır ol¬muş, sevginin ikiye bölünmesine bozulmuş.

Bir gün serçeyle oynaşırken fena halde hırpala¬mış, kan revan içinde bırakmış kuşcağızı. Serçecik kendini yere atmış, ölmüş.

Kral oğlu pek kızmış buna. Sensin ha, demiş, oğul papağanı tuttuğu gibi boynunu koparmış öldür¬müş.

Haber, baba papağana ulaşınca beyninden vu¬rulmuşa dönmüş, ağlamış, sızlamış, kanlı gözyaşları dokmuş. O durumda ne yaptığın, bilmeden kral oâ-unun üstüne saldırmış, iki gözünü birden çıkartıp kor etmiş. Bunu yapar yapmaz da saraydan kacp bir ağacın dallarına sığınmış.

Kral, olan. biteni öğrenmiş; kalkmış, papağanın konduğu ağaca gitmiş, altında durup papağana;

Her şey, biliyorum,” demiş. “Oğlumun yaptık¬ların, da senin yapt.klarm, da. Seni suclam.yorum

“Doğru söylüyorsun, hoş söylüyorsun ya, ey ulu kral, dem.ş papağan baba. “Artık sana güvenmi¬yorum.Nasıl güveneyim hem? Oğlunu iki gözünden ettim. Ben, karşında gördükçe hep bunu haklaya¬caksın. Unutman mümkün mü? Değil. O yüzden sen yoluna git ben de yoluma. Bundan sonra ben bu ağaçta kalır, ömrümü tamamlarım. Benim için gü¬veni, olan, senin elinden, gözünden uzak kalmak Gözden ,rak olan gönülden de olur. Böylece kinini kızgınlığın, birazcık olsun unutursun.”

Diyeceğim şu: Baba papağan.n dediği gerçek¬tir. Zaman her şeyi unutturur; bir şartla tabii, göz¬den de, gönülden de ırak olmakla.

Suçsuz Aslan ile Suçlu Eşşek

Ağustos 13, 2009

Bir hastalık gelmiş ormana, bütün hayvanları kırar geçirir olmuş. Hastalığın omuzdaşı ölüm de kapıda bekler, kim güçsüzleşirse, can kafesine binip alır, öbür dünyaya götürürmüş.

Aslan bakmış, olacak gibilerden değil. Buna bir son vermek, bir kurtuluş yolu bulmak gerek. Bu olmadı mı, hayvanların soyuna kibrit suyu ekilecek

Herkesi başına toplamış, yüksekçe bir yere çıkmış:

“Ey millet!” demiş. “Kitaplar yazar, tarih söyler: Biz hayvanlar, mutlaka Tanrı babanın kızgınlığına uğradık. İçimizden biri ters bîr iş yaptı. Tanrı da buna bozuldu, şimdi bizi bir bir cezalandırıyor. Ben düşündüm, taşındım, buna bir çözüm aradım. Bulduğum şey şu: Ben dahil hepimiz, bugüne dek işlediğimiz kötü şeyleri sayıp dökelim; gerçek suçluyu, Tanrı babamızı kızdıran her kimse onu bulalım, kurban edip fitneyi dindirelim.”

Bütün hayvanlar alkış tutup;

“Çok güzel, çok doğru konuştun aslan kralımız!” diye bağırmışlar. “En iyisi senin dediğindir, öyle yapalım.”

Aslan;

“Ben kendimden başlıyorum,” demiş. “Tabii, içinizde en çok kötülük eden benim sanıyorum. Zavallı koyunları bağırta bağırta yiyen kim? Ben! Ya geyik-1,1i, karacaları, dağ keçilerini, yabandomuzlarını? fine ben! Çok sıkıştığımda tavşanları bile haklamı-|imdır. Hadi, bunları yaptım diyelim, peki, geçen yıl •.aldırdığım koyun sürüsünün çobanını yememe ne Imyurulur? Bütün bunlar hep şu kör boğazım yüzünden. Suçumu kabulleniyorum.”

Tilki, aslan daha sözünü bitirir bitirmez hemen atılmış:

“Aman efendimiz, siz bunlara mı suç diyorsunuz, bunlar mı kötülükmüş? Geçin efendim, geçin bir kalem! Hiç bile değil! Bir kere koyunları ele alalım: Ne güzel etmişsiniz, yemişsiniz onları. Tabii yiyeceksiniz, siz yemezseniz koyun milleti, onursuz bir hayvan olurdu, kimseler yüzlerine bile bakmazlardı. Yalnız onların mı? Karacaların da, geyiklerin de, dağ keçilerinin de, yabandomuzlarının da. Onarı biz milletten sayıyorsak, sizin yüzünüz suyu hür-metinedir.”

Aslan bıyık oynatmış;

“Ya çoban, ya çoban?” diye sormuş.

Tilkide söz mü yok!

“Hıh,” demiş. “Layığını bulmuş o da. İnsan kıs¬mına hayvan gütmek de ne demek oluyor! İşte böy¬lece ağzının payını almış. O olur, bundan böyle insanlardan kimse çobanlığa özenmez.”

Herkes aslanın ardından nice suç işlemişse bir bir sayıp dökmüş; ben şunu ettim, şu suçları işledim, demiş. Ama her biri minareyi çalıp kılıfını hazırlayan hırsız örneği, hemencecik özrünü de birlikte ge-tiriyormuş.

Söz sırası eşeğe gelmiş. Esek basını söyle bir kaldırmıs;

“Ben de çok suçluyum, çok,” demiş. “Geçenlerde bir hoca efendinin tarlasından geçiyordum. Adamcağız yonca ekmiş, yeşil yeşil, körpe körpe bitmiş. Dayanamadım, şeytanın dürtüsüne uydum, daldım hoca efendinin tarlasına. Tıka basa yonca yedim. Benim de…”

Daha sözünü bitirmeye kalmadan, bütün hayvanlar;

“İşte asıl suçlu, işte Tanrıyı kızdıran alçak bu!” diye bağırışıp hemen eşeğin üzerine çullanmışlar, oracıkta işini bitirmişler.

Masalın Mesajı :

Diyeceğim şu: Güçsüzseniz, güvencesizseniz bu dünyada eşeğin başına gelenler sizin de başınıza gelebilir.

Baş İle Kuyruk

Ağustos 13, 2009

Bilirsiniz, yılan denen yaratığın bir başı vardır, bh de kuyruğu. İki yanı da insanoğlu için tehlikelinin tehlikelisidir.

İşte bu kuyrukla baş, bir gün birbirleriyle kavgaya tutuşmuşlar:

“Ben senden daha güçlüyüm,” demiş kuyruk. “Zarar vermekse, en az senin kadar zarar veririm ben de. Ne yani, başım diye kendini bir şey mi sanıyorsun?”

“Evet, sanıyorum, ne olacak?” demiş baş. “Ben olmasam, sen bir hiçsin, hiç!”

“Yok devenin nalı,” demiş kuyruk.” O kadar da uzun boylu değil. Ben bir hiçsem, sen hiçin hiçisin!”

Sen ben kavgası bitmek, dinmek bilmemiş. Bir gün baş uyurken kuyruk dikelmiş, gökyüzüne bakıp;

“Ey ulu Tanrı,” demiş. “Nedir benim bu baştan çektiğim? Bıktım usandım artık. Beni dilediği gibi kullanıyor, babasının uşağı yaptı çıktı. Canının çektiği yere alıp götürüyor. Buna ne hakkı var? O bassa, ben de kuyruğum. Üstelik ondan daha güçlü kuvvetliyim. Ne olursa senden olur, gel, şu başı kuyruk yap, beni de baş eyle!”

“Ah,” demiş. “Ben bir gün ondan bunun hesabını sormaz mıyım? Alacağımı yerde kor muyum, ettiğini yanına bırakır mıyım?”

Hem böyle der, hem de bir yandan yeni savaşa hazırlarmış kendini. Pençelerini biletir, kanatlarını rüzgâra verir, habire güçlendirirmiş.

“Bekle,” dermiş. “Bekle! O gün de gelecek. Hiçbir horozun ahi yerde kalmamış. Benimki mi kalacak!”

Beriki de hâlâ o yenginin sarhoşluğunda sağa sola kurumlanır, çalımından yanına varılmazmış. Bir gün;

“Şu dama çıkayım da bütün dünyaya bu yengimi duyurayım, dostun da, düşmanın da haberi olsun. Dostlar sevinsin, düşmanlar yerinsin!” demiş.

Çıkmış dama, başlamış “Ben ben ben” diye ötmeye, çıngır çıngır bağırmaya.

Gökyüzünden geçen bir akbaba duymuş, hemen çark etmiş.

“Yandın şimdi!” demiş, bir çullanışta horozu kaldırmış, gakına gukuna aldırmadan yuvasına ta¬şımış, o gün kendine bir güzel horoz şöleni çek¬miş. Haberi duyan yenik horoz hemen ortaya çıkmış, bu kez de o başlamış “Ben… ben… ben…” demeye.

Diyeceğim şu: Olur böyle olaylar. İnsan ba¬zen yener, bazen yenilir. Ama yenen, sevincin¬den burnunun ucunu görmez olur, olduğundan da başka şeylerin varsayımına giderse; bakarsı¬nız, sonuç tersine döner; yendim sandığı, bu kez yenmiş olarak ortaya çıkar, kendi, onun yerin, dlır.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.